Nüfus meselesi
Numan Aka - Yazar
Son zamanlarda gündemimizi meşgul eden konuların başında ülke nüfusumuzun yaşlanması ve doğurganlık hızımızın düşmesi geliyor. Kamuoyundaki tartışmalara; geçim derdi, kadınların çalışması, evlilikten soğuma gibi birkaç sebebe indirgenen yaklaşımların hakim olduğunu gözlemliyoruz. Oysa insanların davranış şekilleri birbirinden farklı güdülere dayanabilir. Ayrıca nüfus politikalarından bahsedeceksek kimlerin ağzıyla konuştuğumuzun bilinmesi gereklidir herhalde.
MODERN DEVLET VE NÜFUS
Nüfus bilim namı diğer demografi bir Batı icadıdır ve özünü devletin toplum nüfusunu ülke için en ideal olacak şekilde kontrol etme istek ve iradesi oluşturur. Nüfusbilim, görünüşte öyle olsa da toplumun nüfus hareketliliklerini gözlemlemekten ve kayıt tutmaktan ibaret değildir. M. Foucalt nüfus biliminin doğuşunu, modern devletin çocuk sahibi olmayı ailelerin değil devletin tasarrufunda bir mevzu görmeye başlamasıyla izah eder.
Batılı ülkelerin toplum nüfusunu kontrol edilebilir bir olgu olarak görmesini, bir ucu eski Yunan’a, diğer ucu Roma İmparatorluğu’na uzanan bir düşünme geleneğine bağlamak mümkün. Evliliği, selefi Yahudilerin aksine kerih gören, dünya hayatından uzak, çileci bir yaşamı öven, ancak böylesine dindarane bir hayat sürdüremeyecekse müntesiplerine öneren Hristiyanlığın etkisinin azaldığı Avrupa toplumlarına kılavuzluk için yeterli gelmediği açıktır.
İNSAN İNSANIN KURDU MUDUR?
18. yüzyılın, hem ekonomiyi hem nüfus bilimini aynı zaman diliminde doğurması tesadüf değil. Liberal mütefekkirlerin “sonsuz ihtiyaçlar-kısıtlı kaynaklar” eşitsizliği varsayımından hareketle nüfus artışının sonunu kıtlık, yıkım ve vahşet olarak resmetmesi; Allah’a tevekkülün yerini rızk ve gelecek korkusunun aldığını, bilim sayesinde rızkı ve nüfusu kontrol edebilecekleri yanılgısına saplandıklarını gösteriyor bize. Bu korkunun 20. yüzyılın distopyacı edebiyatında ve sinemasında da kendini gösterdiğini ve bugünlere kadar taşındığını söyleyebiliriz. “İnsan insanın kurdudur.”
Sanayi Devrimi ve kapitalizm öncesi başlayan sömürü (kolonyalizm) döneminde Avrupa’nın nüfus meselesine bakışı daha çok emperyalist Roma’ya yakındı . İşgal ve sömürü için büyük ordular ve kalabalık bir nüfus gerekiyordu. Sömürülecek ülkelerle savaşacak kadar adam temin etme ve işgal edilen bölgelere, sömürge idaresini sağlama alacak kadar “Avrupalı” nüfus yerleştirme en önemli hedeflerdi.
PLATON’UN İNSANLIK DIŞI İDEALİZMİ
Nüfus meselesinin bir bilim olarak tezahür ettiği “Aydınlanma” dönemi mütefekkirlerinin çıkış noktası ise idealizmin atası kabul edilen Platon’un görüşlerine yakındı. Platon, nüfusun devlet tarafından kontrol edilmesi taraftarıydı. Hatta çocukların, devlete ve ülkeye bağlı faydalı birer vatandaş olabilmesi için ailelerinden koparılarak devlet tarafından büyütülmesini önerecek kadar ileri gitmişti. Üstelik, sadece Yunan vatandaşların çok çocuk sahibi olmasının desteklenmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu bağlamda, Platon yalnızca totaliter devletçiliğin değil aynı zamanda ırkçılığın özel bir türevi olan öjenizmin de atası sayılabilir.
Öjenizm; ancak saf ve seçkin ırkın çoğalmasının doğru olacağı ve toplumdaki alt sınıf kabul edilen insanların, hasta ve engellilerin çoğalmaması için tedbirler alınması gerektiğini vaaz eden, 19. ve 20. yüzyılda Batı’ya ve Batılılaşma rüzgarına kapılmış kimi Doğulu ülkelere ilham olmuş gayrı insani bir ideolojidir. Faşist Almanya ve İtalya’da, liberal Amerika’da, demokratik İsveç’te, sosyalist Rusya ve Çin’de Platon’un bugün insanlık dışı kabul edilen öjenist fikirlerinin değişik yansımalarına rastlayabiliyoruz.
DEMOGRAFİNİN DOĞUŞU VE FELAKET SENARYOLARI
Nüfus bilimin atası Platon ise babası da T. R. Malthus’tur. “Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme” adlı eseriyle bugünkü dünyanın nüfusa bakışını şekillendiren kişilerin başında gelir. Babasından miras papaz unvanının yanı sıra iktisatçı olarak da bilinir. Malthus, bir din adamı olmasına rağmen kraliçeye “yoksulluk yardımlarının durdurulması, fuhuşun yaygınlaştırılarak alt tabakadan insanların evlenip çocuk sahibi olmalarının önlenmesi veya evlilik yaşının 30’a çıkartılmak suretiyle geciktirilmesi” gibi radikal öneriler sunmuştu. Ona göre felaket kapıdaydı; eğer nüfus artışı kontrol edilmezse ülke refah ve zenginlik yerine çatışma ve açlıkla karşı karşıya gelecekti. Dayandığı temel varsayım; geometrik bir artış gösteren nüfusu beslemeye aritmetik oranlarda artan tarım üretiminin yetmeyeceği idi.
Varsayımı bilimsel olmadığı gibi daha sonra olanlar, Malthus’un yanlışlığını açıkça ortaya koydu. Nüfus artışı geometrik artmıyordu, belki asimetrik denebilirdi ve belli bir nedene dayandırmak güçtü. Sömürgelerden gelen kanlı sermayeyle semiren ve kalabalıklaşan Batı’da, hızla artan nüfusa karşılık tarım üretimi de artmıştı. Yeni zırai yöntemler ve makinelerle büyük ölçekli tarım yapmak kolaylaşmış, sınai tarım dönemi başlamıştı. Ayrıca aileler zenginleştikçe çocuk sayıları düşüyordu. Fakat Malthusçular üstatlarının bilinmeyen bir gelecekte haklı çıkacağı iddiasını seslendirmeye devam ettiler. Nitekim, 20. yüzyılda kafayı az gelişmiş ve gelişmemiş diye adlandırdıkları fakir ülkelerdeki nüfus artışlarına takıp yeni felaket senaryoları yazdılar. Bill Gates ya da bizdeki iz düşümü Rahmi Koç gibi kapitalistlerin nüfusu bir sorun olarak görmesi, çoktan boşa düşmüş bu tür öngörülere dayanır.
YENİ BAKIŞ AÇILARI
Batılılar, Avrupa’da nüfusun keskin bir şekilde azalmaya başladığı 1960-70’lerden itibaren nüfus meselesini daha geniş bir perspektiften ele almaya başlamıştır. Nüfus bilim de toplum mühendisliğini bırakıp toplum bilime (sosyoloji) dolayısıyla insanların davranışlarını anlamaya yönelmiştir. Fakat Batılı zihniyetin materyalist zihin kalıplarından çıkamadığını belirtmek gerekir.
En dikkate değer görüşlerden biri “Refah Akışı” modelidir. Bu modele göre çocuklar ailelerine maddi refah getiriyorsa sayıları artar, aileye maddi yük oluyorlarsa sayıları azalır. Eskiden çocuklar erkenden çalışmaya başlayarak aileye gelir sağlıyorlardı. Günümüzde çocukların en iyi şartlarda yetişmeleri için eğitimlerine harcanan para artmıştır. Bir başka model ise, çocukların ailenin yaşlılık sigortası olduğunu ileri sürmüştür. Anne-baba, çocuk sahibi olmayı ihtiyarladıklarında kendilerine bakılsın diye istemektedir.
Görüldüğü üzere Batılı bakış, meseleyi geçim derdiyle ve azami menfaatle izaha çalışmaktan öteye pek geçememiştir. Yukarıda sayılan modeller, ancak menfaatin geçerli tek ahlak kabul edildiği toplumları izah etmekte işe yarayabilir. Daha yeni yeni dini ve kültürel nedenlerin de önemli bir etken olduğu; çocukların, varlıklarıyla ailenin manevi olarak güçlü kalmasını sağladıkları yönünde görüşler serdedilmiştir. Velhasıl, nüfus bilimin mevcut sınırlarının dışına çıkarak nüfus meselesini tartışmak gerekmektedir…





