İsrailli analist Shay Gal: İran sadece bir provaydı, Türkiye dosyasını açtık bile
İsrailli analist Shay Gal, Israel Hayom gazetesinde yayımlanan yazısında Türkiye'yi savaşla tehdit etti, Binyamin Netanyahu ve hükümetinin İran'dan sonraki tehdit olarak Türkiye'yi belirlediğini ve bunun için çoktan harekete geçtiğini söyledi.
Kıbrıs, Karabağ, Libya, Akkuyu Nükleer Santrali, Türk-Yunan ilişkileri, hipersonik füze denemeleri ve uzay çalışmaları üzerinden Türkiye'yi "sıradaki düşman" olarak nitelendiren Gal, "İsrail İran'da istediğini aldı, Katar'da Hamas yetkililerini infaz etti, Türkiye dosyası da açıldı" ifadelerini kullandı. İsrail'i savunan, Türkiye'yi ise saldırgan tarafta göstererek algı operasyonuna girişti.
Yazının tamamı: İran Provaydı, Türk Dosyası Açıldı
İsrail, Türkiye ile savaşmak istemese de buna hazırlanıyor. İran’a yönelik operasyonlar bir laboratuvar işlevi gördü: yoğun saldırı altında katmanlı savunma, kontrollü şekilde tırmanmadan yapılan saldırılar ve baskı altındaki diplomasinin sınırları test edildi.
Türkiye dosyası ise artık aktif. Bu “parça parça” ilerletilen bir durum değil, bir bütün: Akkuyu, füze sistemleri, fırlatma altyapıları, Kuzey Kıbrıs’taki askeri varlık, Somali, Hamas’a sağlanan barınma ve finansman desteği, gelişen savunma sanayii, gerilimi normalleştiren bir siyasi liderlik ve devletin tüm kurumlarıyla bu stratejiye uyum sağlaması… Risk, bu unsurların tek tek varlığında değil, hepsinin örüntü hâlinde birleşmesinde.
Ankara'nın Dışişleri Bakanlığı, Benyamin Netanyahu için “çağımızın Hitler’i” ifadesini kullandı ve yargılanacağını açıkladı. İstanbul savcıları ise 2025’teki “Küresel Sumud” filosu nedeniyle Netanyahu ve 34 İsrailli hakkında iddianame hazırladı. Söylemle hukuki adımlar aynı doğrultuda ilerliyor. Bunlar sıradan açıklamalar değil, verilen mesajlardır.
Recep Tayyip Erdoğan’ın tutumu artık sadece söz düzeyinde değil, operasyonel bir çizgiye kaymış durumda. Sert açıklamaların yerini Libya ve Karabağ’daki fiili adımlar aldı. Ardından açık bir ifade geldi: Türkiye’nin bu bölgelerde yaptığı gibi “İsrail’e de girebileceği” söylendi. Medyada işgal, cezalandırma ve kuşatma senaryoları normalleştirildi. Kullanılan dil, bir veri olarak görülüyor.
İsrail’in planlaması, uygulamaya dönük bir mantıkla ilerliyor. İran dosyasında nükleer altyapıya ve silahlı ağlara karşı uygulanan yöntemler zaten sahada kullanıldı. 2025 sonbaharında Katar’daki Hamas unsurlarına yönelik operasyonlar ve farklı bölgelerde yürütülen faaliyetler bunun örneği. Aynı yaklaşım şimdi Türkiye için değerlendiriliyor.
İsrail açısından Erdoğan’ın söylemleri, geçmiş adımları ve zamanlaması birer değişken. Asıl soru, bunların ne zaman fiili adıma dönüşeceği.
Akkuyu’da ise söylem ile kırılganlık kesişiyor. Türkiye’nin ilk nükleer santrali, Rusya’nın Rosatom şirketi tarafından inşa ediliyor, sahipleniliyor ve işletiliyor. Akdeniz kıyısındaki bu tesis geç devreye giriyor. Dört adet VVER-1200 reaktörü, Türkiye’nin elektrik ihtiyacının yaklaşık onda birini karşılayacak. Ancak bu durum Türkiye’yi uzun vadede Rus teknolojisine, yakıtına ve söküm süreçlerine bağımlı hale getiriyor. Erdoğan’ın yerli zenginleştirme konusundaki ısrarı ise dışa bağımlı bir modelden, ulusal kontrol alanı oluşturmaya geçiş anlamına geliyor.
İsrail’in ortaya koyduğu modele göre, bir nükleer programı etkisiz hale getirmek için doğrudan vurmak şart değil. Program geciktirilebilir, işlevsiz hale getirilebilir ve zamanla bir yük hâline dönüştürülebilir. Akkuyu da bu çerçevede değerlendiriliyor. Yani bir reaktör, fiziksel olarak vurulmadan da etkisiz bırakılabilir: geciktirilerek, işleyemez hâle getirilerek, yaptırımlarla sıkıştırılarak ve siyasi olarak yalnızlaştırılarak.
Bunun için üç katmanlı bir baskı mekanizması öngörülüyor. İlki düzenleyici baskı: Denetimler, gecikmeler ve zorunlu değişiklikler. İkincisi yapısal baskı: Tedarik zincirleri, hizmetler ve finansman kanalları yaptırımlara açık hâle gelir. Üçüncüsü ise ittifak baskısı: Uluslararası mâliyet doğrudan artırılır. Burada bir “veto” değil, sürecin giderek zorlaştırılması söz konusu.
Nükleer santral sıradan bir hedef değildir. Uluslararası hukuk, sivil zarar riski yüksek olduğu için böyle hedeflere karşı çok yüksek bir eşik koyar. Ancak tesis askeri amaçlarla kullanılmaya başlanırsa bu koruma ortadan kalkar. Hukuk, belli eşiklerin aşılmasını esas alır: Askeri unsurların korunması için kullanılması, saldırılara doğrudan katkı sağlaması ve başka yöntemlerin sonuç vermemesi. Bu noktadan sonra hedef etkisizleştirme süreci başlar.
Stuxnet, ardından Flame ve Duqu gibi operasyonlar, nükleer altyapının hava saldırısı olmadan da sistem seviyesinde çökertilebileceğini gösterdi. İran’da uygulanan bu yöntemler, siber operasyonlar ve sistemsel sabotajlarla gerçekleştirildi. Aynı araçlar, aynı yöntemler...
Türkiye yakıt döngüsünde daha bağımsız hâle geldikçe ve kıyı hattı boyunca askeri kapasitesini genişlettikçe, bu durumun hareket alanı daralıyor. Akkuyu, Ankara ve Rosatom tarafından nasıl detaylı şekilde planlanıyorsa, karşı tarafça da aynı detayda analiz ediliyor.
Akkuyu, NATO’nun 5. maddesi kapsamına doğrudan giren bir yapı olarak görülmüyor. Bu bir kolektif savunma unsuru değil; aksine ittifak içinde bir kırılganlık noktası olarak değerlendiriliyor. Eğer sivil üretimden çıkıp operasyonel bir rol üstlenirse, buraya yönelik bir müdahale saldırı değil, bir karşılık olarak yorumlanabilir. NATO’nun 5. maddesi ise otomatik değil, mutabakata bağlıdır. Böyle bir durumda mutabakatın oluşmayacağı öne sürülüyor.
Erdoğan zaten yönü belirlemiş durumda. Tayfun füze testi sonrası “Yunanistan sakin durmazsa Atina’yı vurabiliriz” açıklaması, menzilin niyete dönüşmesi olarak yorumlanıyor.
Türkiye’nin savunma sanayisi, menzil ve irtifa kapasitesini hızla artırıyor. Bora füzesi bir başlangıç noktası, Tayfun bunu iki katına çıkarıyor, Cenk ise daha ileri bir aşama. Türkiye’nin 1000 ila 3000 km menzilli balistik kapasite geliştirdiği ve Somali üzerinden Hint Okyanusu’na uzanan test hatları planladığı belirtiliyor.
Bu hatlar artık çizilmiş durumda. Başkentler buna göre plan yapıyor. Bu sadece Yunanistan’ı ilgilendiren bir konu değil; Avrupa ölçeğinde bir mesele olarak görülüyor.
Türkiye’nin uzay çalışmaları da aynı çerçevenin parçası sayılıyor. Bağımsız fırlatma kapasitesi henüz sınırlı olsa da itki sistemleri, yönlendirme ve aşama teknolojileri zaten aktarılmış durumda. Uzay roketleri ile balistik füzeler aynı temele dayanır; biri geliştirilince diğeri de gelişir.
İsrail açısından bakıldığında, Anadolu, Kuzey Kıbrıs ve Afrika Boynuzu’ndaki unsurlar İsrail şehirlerini menzil içine sokuyor.
Somali ve Kuzey Kıbrıs tek bir hat olarak değerlendiriliyor. Mogadişu’daki Türkiye üssü eğitim, lojistik ve test merkezi. Kuzey ise ileri karakol.
“Poseidon’un Gazabı” adı verilen çerçeve, belirli eşikler aşılırsa Türk güçlerinin bölgeden çıkarılmasını ve egemenliğin yeniden tesisini hedefleyen bir senaryoyu tanımlar. Bu, İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs arasında koordineli bir askeri müdahale ihtimali olarak ele alınır.
Kıbrıs, bu bağlamda aktif bir operasyon sahasıdır: Ateş gücü, insansız hava araçları, deniz kontrolü ve istihbarat. Bu unsurlar fiilen kullanılmaya başlandığında, süreç uyarıdan uygulamaya geçer. İleri unsurlar etkisiz hâle getirilir, altyapı sökülür, takviye yolları kesilir.
Coğrafya tek başına koruma sağlamaz. Kuzey Kıbrıs bir düğüm noktasıdır. Eşikler aşıldığında mesele, Türkiye’nin kontrolü ne kadar sürdürebileceği olur.
Türkiye topraklarının hedef haline gelmesi için eşik, Erdoğan’ın söylemleri değil, devletin fiili adımlarıdır. Türkiye’nin Hamas’a barınma ve finansman sağladığı iddiası bu noktada temel alınır. Eğer bir devlet, topraklarının silahlı faaliyetler için kullanılmasına izin verir ve uyarılara rağmen önlem almazsa, sorumluluk doğar.
Bu noktadan sonra, meşru müdafaa hakkı sadece saldırıyı durdurmakla sınırlı kalmaz; ilgili hedefleri etkisiz hâle getirmeyi de kapsar.
İran örneği bu doktrini oluşturdu. Aynı yaklaşım NATO üyesi bir ülkeye uygulanırsa eşik daha yüksek olur, ancak mantık değişmez. Operasyonel hedefler söz konusu olduğunda, ülke sınırları mutlak dokunulmazlık sağlamaz.
NATO’nun 5. maddesi bir garanti değil, bir karardır. Eğer Türkiye saldırı zincirinin bir parçası olarak görülürse, ittifak içinde uzlaşma sağlanamaz. Konu ikili olmaktan çıkar, ittifak içi bir krize dönüşür.
“Poseidon’un Gazabı” senaryosunda hukuki çerçeve sonucu belirler. Avrupa Birliği ülkeleri öncelikle AB hukukuna ve Lizbon Antlaşması’nın 42(7). maddesine bağlıdır. NATO’nun 5. maddesi ise uzlaşmaya bağlıdır. Eğer durum, AB toprağındaki “yasadışı bir işgalin sona erdirilmesi” olarak tanımlanırsa, NATO içinde ortak karar çıkmayabilir.
Türkiye sözden eyleme geçerse, NATO’nun 5. maddesi devreye girmez; aksine ittifakı böler. Kudüs’te bu hukuki durumun farkında olunduğu ifade edilir.
İsrail Türkiye ile savaş istemiyor. Ama buna hazırlanıyor. İran süreci bunun provasıydı.
Teknik sorun çözülebilir.
Siyasi sorun yönetilebilir.
Hukuki zemin oluşturulabilir.
Ama operasyonel fırsat penceresi giderek kapanıyor.




