Kreatif endüstrilerin yeni sınavı: Yapay zekâ sanatçı mı yoksa hırsız mı?
Bora Durmuşoğlu - İletişimci, Medya Yöneticisi
Sosyal medyada ve haber bültenlerinde artık sık sık karşımıza çıkan yapay zekâ videoları yeni bir dönemin kapısını araladı. Gerçekte yaşanmamış olayların kısa süreli görüntülerle dolaşıma girmesi, gördüklerimizle gerçek arasındaki güven bağını her gün biraz daha zayıflatıyor. Bir savaş sahnesi, bir liderin konuşması ya da bir felaket görüntüsü birkaç komutla üretilebiliyor ve milyonlarca kişiye ulaşabiliyor. Böyle bir ortamda yapay zekâ, üretim teknolojisi olmakla birlikte kamuoyunu etkileyebilen güçlü bir medya aracına dönüşüyor. Gerçek ile kurgu arasındaki çizginin bu kadar hızlı bulanıklaştığı bir çağda, algoritmalar içerik üretmenin ötesine geçiyor ve algıyı şekillendiren yeni bir güç hâline geliyor. Başka bir ifadeyle yapay zekâ, algı mühendisliği aracına dönüşüyor.
Bu dünyanın içine biraz daha yakından baktığımızda inanılması güç bir üretim hızına tanık oluyoruz. Saniyeler içinde ortaya çıkan görseller, animasyonlar, videolar ve sesler, kreatif üretime dayanan sektörler için geniş bir hareket alanı açıyor. Ancak bu parlak ekranın arkasında henüz tam anlamıyla çözülmemiş bir mülkiyet, telif ve etik meselesi var. Yapay zekâ sistemleri üretim yaparken boş bir sayfadan başlamıyor, yıllar boyunca insanlar tarafından oluşturulmuş devasa bir görsel, işitsel ve anlatı arşivini tarıyor, analiz ediyor ve elindeki verileri yeniden düzenliyor.
TELİF SAVAŞLARI
Bugün bir yapay zekâ aracına Miyazaki, Disney ya da Pixar estetiğinde bir karakter çizdirdiğimizde aslında tek bir sanatçının emeğiyle karşılaşmıyoruz. Binlerce profesyonelin yıllar boyunca geliştirdiği estetik birikim, stüdyoların milyarlarca dolarlık yatırımları ve markaların kurduğu anlatı dili dolaylı biçimde bu üretime dâhil oluyor. Aynı durum sinema, dizi, reklam, müzik, mimari, oyun ve dijital içerik alanlarının tamamında görülüyor. Yapay zekâ modelleri belleğindekileri harmanlarken Star Wars’ün epik atmosferinden Marvel karakter tasarımlarına, Harry Potter evreninin görsel dünyasından Pixar’ın ışık kullanımına kadar sayısız referansı analiz ediyor. Ortaya çıkan tablo estetik bir benzerliğin ötesinde ticari değeri bulunan fikri mülkiyetlerin dolaylı biçimde devreye girmesi anlamı taşıyor. Böyle bir üretim modeli, markaların yıllar içinde oluşturduğu kültürel ve ekonomik değerin ticari sömürü riskiyle karşı karşıya kalmasına yol açıyor. Böylece özellikle profesyonel üretimlerde ciddi bir hukuki gri alan oluşuyor.
ALGORİTMİK TAKLİT ÇIKMAZI
Kreatif endüstriler açısından mesele telif ihlali riskleriyle sınırlı değil. Uzun yıllar içinde inşa edilmiş marka kimliklerinin ve anlatı dillerinin taklit edilebilir hâle gelmesi sektörün dengelerini de etkiliyor. Reklam dünyasında markaya özgü görsel dilin bulanıklaşması, sinema ve dizilerde hikâyelerin birbirine benzemesi, müzikte melodik yapıların tek tipleşmesi ya da mimaride bağlamdan kopuk projelerin çoğalması bu dönüşümün somut sonuçları arasında yer alıyor.
OpenAI başta olmak üzere yapay zekâ hizmeti veren şirketlere açılan davalar ve sanatçıların eserlerinin izinsiz biçimde veri setlerine dâhil edilmesine karşı yürüttükleri hukuki mücadeleler, teknolojinin sınırlarının artık mahkeme salonlarına da taşındığını gösteriyor. Bir haberde, reklam filminde, animasyon projesinde ya da müzik klibinde kullanılan yapay zekâ çıktısının haksız fayda sağlayıp sağlamadığı sorusu, birçok ülkede yüksek tazminat riskleriyle hukukçuların gündeminde.
Benzer tartışmalar seslendirme ve müzik sektöründe de yaşanıyor. Ünlü sanatçıların seslerinin izin alınmadan klonlanarak şarkılarda ya da reklam projelerinde kullanılması birçok sanatçı tarafından kimlik ihlali olarak görülüyor. Sinema ve dizi dünyasında senaristlerin ve oyuncuların dile getirdiği kaygıların merkezinde de aynı mesele yer alıyor. Geçmişte başarı kazanmış senaryoların parçalar hâlinde analiz edilerek yeni metinlere dönüştürülmesi anlatıların derinliğini zayıflatma riskini beraberinde getiriyor. Mimarlık alanında ise ustaların yıllar içinde geliştirdiği üslubun algoritmalar tarafından taklit edilmesi projelerin bağlamdan kopuk, kimliksiz yapılara dönüşmesine yol açabiliyor.
Yaşananlar karşısında her yerde yeni düzenlemeler yapılıyor. Avrupa Birliği’nin Yapay Zekâ Yasası şeffaflık ve izlenebilirlik ilkelerini merkeze alarak yapay zekâ destekli içeriklerin üretim süreçlerini daha şeffaf hâle getirmeyi amaçlıyor. Bir içeriğin hangi veri setleriyle üretildiği, insan katkısının hangi aşamada devreye girdiği ve yapay zekâ araçlarının nasıl kullanıldığı giderek daha fazla önem kazanıyor. Türkiye’de de benzer bir farkındalık oluşmaya başladı. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı bünyesindeki Millî Teknoloji Genel Müdürlüğü’nün Millî Teknoloji ve Yapay Zekâ Genel Müdürlüğü olarak yeniden yapılandırılması, yapay zekânın teknolojik bir araç olmanın ötesinde stratejik bir alan olarak ele alındığını gösteriyor.
KREATİF ENDÜSTRİLERİN YENİ UFKU
Bu dönüşümün nasıl yönetileceği kreatif endüstriler açısından belirleyici olacak. Yapay zekâ araçlarını kullanan birçok profesyonel artık üretim sürecini tamamen algoritmalara bırakmıyor. Yapay zekâ çıktıları çoğu zaman taslak sayılıyor, ardından tasarım, kurgu ve estetik kararlar insan müdahalesiyle şekilleniyor. Böyle bir yaklaşım hem kontrolü koruyor hem de ortaya çıkan eserin yeni bir ifade değeri kazanmasını sağlıyor.
Taklit yeteneği algoritmaların güçlü taraflarından biri, fikri yorumlamak, dönüştürmek ve yeni bir anlatıya taşımak ise insana ait. Yapay zekâ, üretim sürecinde yardımcı bir enstrüman olarak konumlandığında gerçek değerini buluyor. Doğru kullanıldığında sanatçının elindeki dijital bir fırça gibi ifade alanını genişletiyor, kontrol kaybedildiğinde üretimi taklide indirgiyor. Hikâyelerimizi kurarken geçmişin birikimini kopyalamak yerine bu teknolojiyi özgün anlatımımızı güçlendiren bir araç hâline getirebildiğimiz ölçüde yeni ifade biçimleri ve yeni sanat akımları doğacaktır. Araç değişir, teknik gelişir fakat sanatı sanat yapan irade hep insandır.
Müslüman devletler arasındaki siyasi parçalanma: Hegemonun sultasından kurtulmak




