AnasayfaDüşünce Günlüğüİsmiyle müsemmâ bir cami Ayasofyaİsmiyle müsemmâ bir cami Ayasofya04:00, 24/08/2026, PazartesiYeni ŞafakYeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.Ayasofya’nın yeniden cami statüsüne kavuşması, sadece millî ve dinî bir hâkimiyet simgesi olarak okunamaz; aynı zamanda modern dünyanın sığlığına karşı kadîm bir hikmet çağrısı olarak da değerlendirilmelidir.Prof. Dr. Ali Erbaş/Onsekizinci Diyanet İşleri Başkanıİstanbul’un tarihinde biri diğerini hatırlatan iki kardeş tarih vardır: 2 Haziran 1453 ile 24 Temmuz 2020: Birincisi, inşasından 916 sene sonra Akşemseddin hazretlerinin minberinden cuma hutbesini irat ettiği tarih, diğeri de 481 sene boyunca ibadet edildikten sonra kapatılıp, 86 yıl ezana, namaza, hutbeye, vaaza hasret kaldıktan sonra yeniden ibadete açılıp özgürlüğüne kavuştuğu ve “fetih camii” olması münasebetiyle “kılıç hakkı”nı gözeterek minberinden ilk hutbeyi okumak bize nasip olan tarihtir. Bunun için Rabbime ne kadar şükretsem, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a ne kadar teşekkür etsem azdır. TAŞTAN TUĞLADAN ÖTE BİR FİKİR ANITI Tarih boyunca bazı mekânlar vardır ki, inşa edildikleri dönemin maddî sınırlarını aşarak insanlığın zihinsel ve manevî hafızasında kök salarlar. Taş ve tuğladan öte, birer “fikir anıtı”na dönüşürler. İstanbul’un siluetini asırlardır taçlandıran Ayasofya, bu nadide abideleşme sürecinin en görkemli, en sancılı ve aynı zamanda en zarif örneğidir. Yunancada “Kutsal Hikmet” manasına gelen Hagia Sophia adıyla tasarlanan bu muazzam yapı, adını sıradan bir azizeden değil, doğrudan ilâhî hikmetin ta kendisinden almıştır. “Ayasofya” kelimesi, yüzyıllar boyunca medeniyetler değiştirdi, imparatorlukların yıkılışına ve yeniden doğuşuna şahitlik etti, renkler ve inançlar arasında köprüler kurdu. Ancak değişmeyen tek şey, isminin taşıdığı derin felsefî ve ilâhî misyon oldu. O, sadece bir ibadethane değil; insan idrakinin gök kubbeyle buluşma çabasının, hakikati arayış serüveninin taşa yontulmuş halidir. Bu yazıda, Ayasofya’yı salt tarihî bir yapı veya mîmârî bir eser olarak değil; isminin hakkını veren, “hikmet peşinde koşan” bir medeniyet merkezi, yaşayan bir düşünce okyanusu olarak ele alacağız. MÎMÂRİDEKİ HİKMET: GÖKYÜZÜ İLE YERYÜZÜNÜN BULUŞMASI Bir mekânın düşünce üretmesi, onun mimarî dilinde saklıdır. Antik Çağ’ın ve Orta Çağ’ın mimarları, taşa şekil verirken aslında kainat tasavvurlarını da dışa vururlardı. Ayasofya’nın mimarları olan Trallesli Anthemios ve Miletoslu İsidoros, İslam’dan neredeyse 1 asır kadar önce belki de hanîflik ruhuyla sadece mühendislik harikası bir mabed tasarlamamışlar; insanı evrenin merkezine koyan ve onu Yaradan ile buluşturan kozmik bir mekân kurgulamışlar. Ayasofya’nın içine adım atan herkes, ilk anda devasa kubbenin altında ezildiğini hisseder. Bu eziklik hissi, sıradan bir korku değil, Yüce Yaratıcı karşısında duyulan estetik bir huşudur. Dev kubbe, adeta gökyüzünün yeryüzüne indirilmiş bir parçası gibidir. 40 pencereden süzülen ışık, içerideki mozaiklerin altın yaldızlarıyla ve ilerleyen yüzyıllarda eklenen İslamî hat levhalarının siyah-beyaz asaletiyle bütünleştiğinde, mekân maddî ağırlığından sıyrılır. Bu eşsiz yapının asırlarca ayakta kalarak “hikmet”le buluşmasını sağlayan ise Mimar Sinan’ın dehâsı olmuştur. Sinan, sadece Ayasofya’yı bir cami olarak devralmakla kalmamış; ona eklediği dış payandalar ve minarelerle yapının statik ömrünü uzatarak, kadim bilgeliğin gelecek nesillere aktarılmasında bir köprü vazifesi görmüştür. Sinan, bu dokunuşuyla Ayasofya’yı sadece korumamış, aynı zamanda onu bir mîmârî ders kitabı haline getirerek “hikmetin ancak sağlam temeller üzerine inşa edildiğinde kalıcı olacağı” ilkesini taşa nakşetmiştir. İşte bu noktada mîmârî, “hikmet” kavramına dönüşür. İslam felsefesinde hikmet, “bilginin ötesinde bir kavrayış, eşyanın hakikatine nüfuz etme yetisi”dir. Ayasofya’nın duvarları, sütunları ve muazzam kubbesi, insan zihninde sürekli şu soruyu canlandırır: Görünenin ötesinde ne var? Evet, bu yapı, kesintisiz bir tefekkür seansıdır. Her bir mermer damarı, tabiatın kusursuz düzenini yansıtırken; binanın bütünü, parçaların bir araya gelerek oluşturduğu ilâhî uyumu simgeler. DOĞU İLE BATI’NIN, AKIL İLE İMANIN KAVŞAK NOKTASI Ayasofya, coğrafi olarak olduğu kadar düşünce tarihi açısından da iki büyük dünyanın kesişim kümesidir. Doğu’nun mistik derinliği ile Batı’nın rasyonel form arayışı bu kubbenin altında soluklanmıştır. Bizans döneminde itikâdî tartışmaların ve konsillerin kalbi olan bu mekân, Fatih Sultan Mehmet’in 29 Mayıs 1453’te İstanbul’u fethetmesiyle birlikte yeni bir entelektüel evreye geçmiştir. Fethin hemen ardından Ayasofya’nın bir camiye dönüştürülmesi, sadece bir egemenlik tescili değil, aynı zamanda felsefî ve kültürel bir süreklilik hamlesidir. Fatih, bu kutlu dönüşümün ilk cuma namazında minbere Akşemseddin hazretlerini davet etmiş; onun kılıç kuşanarak okuduğu ilk hutbe ve fethin manevi şifrelerini anlatan ilmî hitabı, Ayasofya’yı sadece kılıcın hakkıyla değil, gönüllerin fethiyle de mühürlemiştir. Akşemseddin’in bu mekânda yaktığı manevi meşale, Fatih’in vizyonuyla birleşerek Ayasofya’yı bir kalp ve basiret merkezine dönüştürmüştür. Nitekim Fatih, sadece siyasi bir fethi değil, bir bilgi fethini de amaçlamış; bu süreçte büyük âlim Ali Kuşçu’yu İstanbul’a davet ederek Ayasofya Medresesi’nde ders vermesini sağlamıştır. Ali Kuşçu, matematik ve astronomi alanındaki derin bilgisini Ayasofya’nın manevi atmosferiyle birleştirerek, “aklî ilimler” ile “naklî ilimlerin” aynı çatı altında birbirini tamamladığını göstermiştir. Onun bu mekânda yetiştirdiği talebeler, hikmetin sadece mistik bir derinlik değil, aynı zamanda matematiksel bir kesinlik ve gözlem yetisi olduğunu kanıtlamış; Ayasofya’yı devrin en parlak “bilim ve hikmet akademisi”ne dönüştürmüşlerdir. İLİM VE HİKMETİN BULUŞTUĞU MUKADDES BİR OTAĞMüslüman âlimler ve mutasavvıflar için Ayasofya, “ilim ve hikmetin” buluştuğu mukaddes bir otağ olmuştur. Osmanlı döneminde medreselerin, imarethanelerin ve kütüphanelerin merkezi haline gelen bu külliye çevresi, nesiller boyu pek çok âlimin, şairin ve mutasavvıfın ilham kaynağı olmuştur. Bir mekanın ismiyle müsemmâ olması, onun özü ile isminin tam bir uyum içinde bulunmasını ifade eder. Ayasofya, adındaki “Kutsal Hikmet” sıfatını tarihinin her safhasında, bazen sessiz bir sükûnetle bazen de gürültülü siyasî fırtınaların ortasında taşımayı başarmıştır. Hikmet peşinde koşmak, insanın kendini, evreni ve Yaratıcı’yı anlamlandırma çabasının en üst basamağıdır. Ayasofya, bu çabanın fizikî bir tezahürüdür. Onu ziyaret eden her filozof, her şair, her derviş ve hatta her gezgin, kendi iç dünyasında bir hikmet arayışına sürüklenmiştir. Yapının içerisindeki unsurların birliği, aslında kâinattaki düzenin bir yansımasıdır. Ayasofya, tarihin yaralarını saran, farklı medeniyet katmanlarını ötekileştirmeden kendi bünyesinde eriten büyük bir “hikmet laboratuvarıdır”. ESTETİK VE TEFEKKÜR: TAŞIN ŞİİRİ Felsefe, kavramlarla yapılan bir yolculuksa; sanat ve mîmârî, o yolculuğun duyguya bürünmüş halidir. Ayasofya, felsefe ile sanatın muazzam bir sentezidir. Binanın içine girdiğinizde sizi karşılayan devasa yekpare mermer sütunlar, Akdeniz’in farklı coğrafyalarından getirilmiştir. Bu durum, antik dünyanın tüm birikiminin tek bir çatı altında toplanmasının metafizik bir ifadesidir. Kullanılan renkler, ışığın mekân üzerindeki oyunu ve akustik yapı, insan zihnini dünya meşgalelerinden arındırıp içsel bir yolculuğa davet eder. Ayasofya’nın akustiği, okunan Kur’an-ı Kerim’in veya irat edilen hutbenin, vaazın sesini taş duvarlarda yankılandırarak adeta gökyüzüne tırmanan bir merdivene dönüştürür. Ses, taşla buluşur; taş, maneviyata dönüşür. Bu süreçte insan, kendi varoluşunun geçiciliğini ve evrenin sonsuzluğunu aynı anda idrak eder. İşte bu idrak, hikmetin ta kendisidir. MODERN ÇAĞDA AYASOFYA VE HİKMET KRİZİ Bugün içinde yaşadığımız 21. yüzyıl insanı, bilgiye en kolay ulaşan ancak hikmetten en çok uzaklaşan nesildir. Bilginin kutsandığı, verinin (data) hakikatin yerini aldığı, teknolojinin insanı anlamlandırmaktan ziyade mekanikleştirdiği bir çağda yaşıyoruz. Tam da bu noktada, Ayasofya’nın varlığı modern dünyaya çarpıcı bir eleştiri ve aynı zamanda bir çıkış yolu sunar. Ayasofya bize şunu hatırlatır: Çok şey bilmek, hakikati bulmak demek değildir. Bilgi biriktirilebilir, teknoloji geliştirilebilir; ancak insan ruhunun dinginliği, ahlakın temeli ve evrensel adalet ancak “hikmet” ile kâim olabilir. 2020 yılında yeniden cami statüsüne kavuşması, sadece millî ve dinî bir hâkimiyet simgesi olarak okunamaz; aynı zamanda modern dünyanın sığlığına karşı kadîm bir hikmet çağrısı olarak da değerlendirilmelidir. EBEDİYETE KADAR AÇIK BİR HİKMET KAPISI Ayasofya, imparatorlukların mezarlığı olan İstanbul’da, zamanın akışına meydan okuyan bir anıt-düşüncedir. O sadece bir cami değil, insanlığın ortak akıl ve inanç mirasının en yüce doruğudur. İsmiyle müsemmâ olan bu ulu mabet, yüzyıllar boyunca taşıdığı “Kutsal Hikmet” misyonunu bugün de sürdürmektedir. Onun kubbeleri altında yankılanan her ses, tarihin derinliklerinden gelen bir hikmet bir bilgelik telakkisidir. Ayasofya bize, taşın bile sevgiyle, akılla, inançla ve hikmetle yontulduğunda ölümsüzleşebileceğini öğretir. Hikmet peşinde koşanlar için Ayasofya, bitmeyen bir kitaptır. Her mermerinde bir tarih, her kubbesinde bir kâinât tasavvuru, her ışık hüzmesinde bir hakikat arayışı saklıdır. Ve bu eşsiz yapı, kıyamete kadar insanlığa şu çağrıyı yapmaya devam edecektir: Hakikati arayın, hikmete sarılın ve gök kubbenin altında hep birlikte insan kalmayı başarın… Başlıklar :Ayasofya CamiiTarihAli Erbaş
المصدر: Yeni Şafak
| Source: Yeni Şafak