Bölgesel enerji jeopolitiğinde yeni eksen Türkiye-Suriye hattı mı olacak?
Doç. Dr. Ekber Kandemir - Uluslararası İlişkiler Uzmanı
İran savaşının başlamasının ardından küresel enerji piyasalarında gözlemlenen fiyat hareketleri, klasik arz-talep dengesinin ötesinde, jeopolitik risklerin belirleyici olduğu bir yapıya işaret etmektedir. Özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapatılması günlük yaklaşık 20–21 milyon varil petrol akışının ve küresel LNG ticaretinin yaklaşık yüzde 20–25’inin doğrudan etkilenmesi anlamına gelmektedir. Daha önceden çalışılmış kriz senaryoları, Hürmüz kaynaklı bir kesintinin petrol fiyatlarında kısa vadede yüzde 30 ile yüzde 70 arasında artış potansiyeli oluşturabileceğini ortaya koymaktadır.
Bu çerçevede fiyat artışları fiziksel arz daralmasının yanı sıra artan risk primi, sigorta maliyetleri ve taşımacılık belirsizliklerinin bir araya gelmesiyle oluşmakta ve jeopolitik risk fiyatlaması mekanizması işlemeye başlamaktadır. Bu durum, küresel enerji sisteminin jeopolitik şoklara karşı yüksek derecede kırılgan olduğunu göstermekte ve enerji fiyatlarının jeopolitiğe dayanan bir zemin üzerinden belirlendiği yeni bir döneme işaret etmektedir. Nitekim alternatif enerji güzergâhlarının geliştirilmesi, kara temelli koridorların güçlendirilmesi ve tedarik kaynaklarının çeşitlendirilmesi artık stratejik bir zorunluluk haline gelmiştir.
YENİ DENKLEMLER
Yakın zamanda Atlantic Council’in ev sahipliğinde düzenlenen “ABD-Suriye Enerji” başlıklı sempozyumda ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın gündeme getirdiği yeni enerji jeopolitiği gözleri Suriye-Türkiye hattına çevirmiştir. 8 Aralık 2024 tarihinde Esed’in devrilmesi ve Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaşın sona ermesi gerek ülke içi siyasal yapıyı gerekse de bölgesel güç dengelerini etkileyen önemli bir dönüm noktası olmuştur.
Bu gelişmenin ardından ortaya çıkan Suriye’nin yeniden yapılanma sürecinde Türkiye ve ABD’nin etkili olduğu görülmektedir. Son gelişmeler bize Suriye’deki yeniden yapılanma sürecinin siyasi ve güvenlik boyutlarına ek olarak enerji hatları ve enerji jeopolitiği açısından da yeniden şekillendiğini göstermektedir. Özellikle Suriye’nin, Doğu Akdeniz, Irak ve Körfez enerji rotaları arasında potansiyel bir geçiş alanı olması, enerji konusunda tecrübeli bir aktör olan Türkiye ve küresel bir güç olan ABD açısından Şam’ı enerji koridoru ve arz güvenliği bağlamında daha anlamlı hale getirmektedir.
GEÇİŞ GÜZERGÂHINDAN ÇOK DAHA FAZLASI
Türkiye, jeopolitik anlamda küresel enerji arzının yaklaşık yüzde 70’inin üretildiği Orta Doğu, Hazar ve Rusya havzaları ile tüketimin yoğunlaştığı Avrupa arasında yer almaktadır. Bu coğrafi konum, süreç içerisinde Türkiye’yi doğal bir enerji geçiş ülkesi haline getirmiştir. Bu çerçevede TANAP üzerinden yıllık 16 milyar metreküplük doğal gaz akışı sağlayan Ankara, Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı ile günlük yaklaşık 1,2 milyon varil petrol taşımaktadır. Ayrıca Türk Akımı üzerinden yıllık yaklaşık 20 milyar metreküp gaz taşıyan Türkiye enerji eksenindeki kritik rolünü açık biçimde ortaya koymaktadır. Buna ek olarak, Türkiye’nin LNG kapasitesini günlük 161 milyon metreküp seviyelerine çıkarması entegre, esnek ve çok kaynaklı bir enerji sistemi inşa ettiğini de göstermektedir. Bu boru hattı projeleri ve veriler bize Türkiye’nin sadece bir geçiş güzergâhı olmaktan çıkarak, enerji akışını yönlendiren, fiyat oluşumuna etki edebilen ve bölgesel arz güvenliğini belirleyen bir merkez olduğuna işaret etmektedir.
KRİTİK ÖNERİ: DÖRT DENİZ PROJESİ
Enerji koridorları, küresel enerji güvenliği literatüründe yalnızca fiziksel altyapılar olarak değil, aynı zamanda güç projeksiyonu ve jeopolitik rekabetin araçları olarak görülmektedir. Hürmüz boğazının kapatılması sonrası artan jeopolitik gerilimler, Suriye-Türkiye hattının stratejik önemini daha görünür hale getirmiştir. Türkiye ile Suriye ekseninde şekillenen enerji koridoru tartışması, küresel enerji taşımacılığının sadece ekonomik bir faaliyet değil, doğrudan güvenlik ve jeopolitik rekabetin parçası haline geldiğini göstermektedir. Bu bağlamda öne çıkan en kritik önerilerden biri, geçmişte gündeme getirilen Dört Deniz Projesi’nin yeniden canlandırılmasıdır. Söz konusu proje, Basra Körfezi, Hazar Denizi, Akdeniz ve Karadeniz arasında bir bağlantı kurarak Türkiye ile Suriye’yi enerji dağıtım merkezi haline getirmeyi hedeflemektedir. Türkiye’nin mevcut boru hatları altyapısı ve enerji taşımacılığındaki deneyimi ile Suriye’nin doğu-batı ve kuzey-güney eksenlerinde kesişim noktasında bulunan coğrafi konumu birleştiğinde, bu hattın Avrupa enerji güvenliği açısından alternatif ve stratejik bir can damarı haline gelme potansiyeli bulunmaktadır.
ARTIK HAYAL DEĞİL
Suriye’de iç savaşının devam ettiği yıllarda bu denli büyük çaplı boru hattı projelerinin gerçekleştirilmesi hayal olarak görülüyordu. Sahada çatışmaların devam etmesi, terör örgütlerinin alan kontrolü ve Esed rejiminin istikrarsız yönetimi yüksek maliyetli projelerin yapılması için Suriye’yi denklemin dışında bırakıyordu. Ayrıca Rusya destekli Esed yönetiminde, büyük enerji projelerinin özellikle de Avrupa için alternatif oluşturacak hatların hayata geçirilmesi mümkün değildi. Bugün ise Suriye’nin yeniden yapılanma sürecine paralel olarak Batı ile iş birliği içinde hareket eden bir yönetimin olması, Şam’ı enerji projeleri için bir alternatif olabileceğini gündeme getirmiştir. Ancak bu potansiyelin hayata geçirilmesi, büyük ölçüde Suriye’nin mevcut yapısal sorunlarına hızlı bir şekilde çözüm bulması ve istikrarı yakalamasına bağlı görülmektedir. Ülkede enerji altyapısının büyük ölçüde tahrip olması, kurumsal ve hukuki çerçevenin yokluğu ve çok aktörlü güvenlik risklerinin kısmen devam etmesi, bahse konu rotanın kısa vadede işlevsel bir enerji koridoruna dönüşmesinin önündeki en büyük engeller olarak sayılabilir. Bu yapısal sorunların kısa sürede tamamen ortadan kaldırılmasa da iyileşmeler sağlanarak bir çözüm yolu bulunması mümkün görünmektedir.
JEOPOLİTİK SATRANÇ TAHTASI
Hürmüz örneğinden yola çıkarak deniz yollarında artan güvenlik tehditleri, enerji arzının sürekliliği ve korunması konusunu ön plana çıkarmıştır. Bu durum her ne kadar yatırım maliyetleri yüksek ve inşa süresi uzun olsa da kara temelli enerji koridorlarını yeniden stratejik hale getirmiştir. Bu bağlamda Türkiye-Suriye hattı, yalnızca teknik bir enerji projesi değil, aynı zamanda küresel güçlerin rekabet ettiği bir jeopolitik satranç tahtası olarak da görülebilir. Bu hattın hayata geçirilmesi ile birlikte Körfez’deki enerji kaynakları, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz gibi dar ve riskli geçişlere bağımlılığını azaltarak, jeopolitik kırılganlıklardan arındırılmış daha güvenli ve sürdürülebilir bir hat üzerinden taşınabilir hale gelecektir.
Türkiye bu denklemde halihazırda işleyen enerji altyapısı ve bölgesel bağlantıları sayesinde tecrübeli bir aktör konumundadır. Suriye’nin oyuna dahil edilmesiyle birlikte Türkiye, yalnızca bir transit ülke olmaktan çıkarak, enerji akışının daha güvenli ve istikrarlı bölgelere yönlendirildiği merkezi bir kavşak konumuna yükselecektir. Enerji jeopolitiği açısından değerlendirildiğinde ise Suriye’nin coğrafi avantajı ile Türkiye’nin kurumsal ve altyapı birleşimi, bu hattı küresel enerji güvenliği açısından kritik bir eksene dönüştürmektedir.





